Emrah GENÇ

Çocukluk Ülkesinden Ayrılır O Zaman

Hepimiz hayatımızda birkez olsun birşeyleri kaybetmişizdir.Belki bir oyuncağı, belki bir umudu, belki doğru cevapları, belki bir sevdiğimizi… Peki alışabiliyor muyuz bunca şeyden sonra kaybetmeye? Yoksa her defasında soğuk bir acı mı konuyor yüreğimize?

Sevdamızı kaybettiğimizde neler hissediyoruz? Yüreğimizin kezzap kuyusuna düştüğünü; madden olmasa da manen eridiğini mi? Sevdamızı unutamıyoruzdur herhalde. Kabullenemiyoruz bu kaybı ve hayat boyu taşıyoruz verdiği yaraları bedenimizde. Basit gülücüklerle mutlu olduğumuzu söylüyoruz insanlara. Hiçbiri sezinleyemiyor sade şehnişinimiz altındaki kanayan yanardağı. Yüreğimizin nasıl acıyla kavrulduğunu anlatmıyor, anlatamıyoruz onlara. Kendi kabuğumuza çekiliyor ve bekliyoruz sonun gelmesini. Acıların bitip, aşkın sadece bir anı olarak bedenimizden uçup gitmesini…

Hiçbirimiz sevdamızın reddine katlanamıyoruzdur galiba. Yari başkalarıyla kolkola görmek ve başka bir ruhun ona sahip olacağını düşünmek cehennem sıcağını bedenimizde hissetmemize, acı bir halsizliğin vücudumuza hakim olmasına yetiyor ve artıyordur. Artan düşünceler, bu küçük ama ummalı düşünce hayatımızı zindan etmeye yetiyor ve içimizde kara sahilleri olan yeni bir ülkenin doğmasına neden olur. Bu ülkede korku ve acıyla asla tanışılmamış ve her türlü eylemi gerçekleştirebilecek cesur düşünceler vardır. Onlar dışında hiç kimse bu ülkeye giremez. Biz de kayıplarımızın verdiği acıyla bu ülkeye giriş izinlerini almayı hakediyoruz. Artık yeni bir ülkeye girişin ve garip cesaret oyunlarının kahramanlığını elde etmenin zamanı yaklaşıyor. Bu yeni yerde, bizi, yeni ve sert fırtınalar, yalnızlık, derinden de derin denizler, sert ve sivri kayalıklar, soğuk ve büyük iceberg”ler bekliyor. Ve bu zorlu yolculuğu yalnız, klavuzsuz yapmamız gerekiyor. Yardım edecek ne bir kimsemiz var, ne de yardım dilenecek bir yabancı… Hislerimiz var sadece, yani BİZ. Kaybetmeden ötürü parçalanan ruhumuzun artık çocukluk ülkesinden ayrıldığını ve bir daha bu ülkeye geri dönmeyeceğini biliyoruz. Her adımda hislerimize güvenmek zorundayız ve böyle bir ruh doğru hisseder mi bilinmez.

Aşık olduğumuz anı hep hatırlarız. Önce gözlerde başlayan ve haz aldığımız kaçamak bakışlar… Sonra kelimelerin sessizleşip bakışların istemsizce sevgiliye yönelmesi… Tüm bunlarla birlikte ruhumuzdan birşeyler koptuğunu ve onun tek tamamlayıcımız olduğu gerçeğini düşünüp, bu parçanın sevdiğimizde olduğuna inandırırız son olarak. Asıl acı sonra başlar. Artık hak ettiğimiz bir sevgiyi kazandığımıza inanırız. Ruhumuzdan anbean birşeyler çekildiğini ve sevgiliyi görmeden bu ızdırabın son bulmayacağını düşünürüz. Aşkın içimize akan acı, korkulu, aynı zamanda tatlı ve karmaşık bir duygu olduğu kanısına varırız. Öyleki, şiddetli umutlar belirir birdenbire. Hep onunla olduğunu ve ya olacağını düşünür aynı zamanda onda da aynı hislerin uyandığına kandırırsın kendini. O ise senin farkına varmamıştır belki de. Sen bir Hiç bile değilsin onun gözlerinde ama haberin yok.

Kaybetmek ne acıdır, hiç kazanmamışsan. Ardından ağlamak da beyhude. Ölsen ki neye yarar aşkından? Boşuna düşlememek gerekir başımızı sevgilinin omuzlarına yasladığımızı. Artık bir gülücük bile uzak bu çocuksu bedenimizin içindeki yetişkin ruha. Başımızı acıların göğsüne yaslayıp ağlamak kafidir.

Sevmek bir serçenin kanatları üzerinde uçmak gibi birşey. Kocaman bir dünya üzerine yıkılmışsa napsın küçük serçe, can vermek dışında? Taşıyamayacağı yüke hüküm giymiştir. Bizler de taşıyamayacağımız bu büyük sevdayı üzerimize yıkanlara bunu anlatmak yerineonların gönlünde taht kurmayı ümit ederek taşıyoruz. Baştan kaybetmiş olduğumuzu görünce tepkimiz ne olmalı?…

Ben kaybetmeyi kabullendim dostlarım ama inanıyorum ki bir gün gelecek bugün kaybettiklerim o gün beni kazanmaya çalışacak ve siz kaybeden dostlarım ve siz… Sizleri de arayacaktır, kaybettikleriniz.

Categories:   Kalemin Raksı

Comments

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.