Emrah GENÇ

Karanlığa Saatler Kalmıştı, Karanlık Korkuları Sarmıştı

Karanlığa saatler kalmıştı. Düşüncelerim geç kalınmaması gereken bir ziyarete odaklanmış ve gözlerim saatten ayrılmıyordu. Uzun bir bekleyişin ardından bir kaç durak sonra inmem gereken otobüse binmiştim. İçimde korkunun filizleri, mahçubiyet yüklü düşüncelerle sulanıyor ve zihnimi tatamıyla kaplayacak kadar büyüyordu. Anadolu Hisarına gelince düşüncelerden sıyrılan görüşüm yolculukla başlayan serüvenin belirsizliğini yaşıyordu. Bir kaç yabancı sima karşımda ve ilk defa farkediyorum. Belki de bir çoğu benden önce de oradaydı. Yorgun, aç ve uykusuz bedenim hafiften korkunun sokaklarına girmişti artık. Bekletmenin vereceği utancın korkusu. Belki de değer verdiklerimiz için fazlasıyla abartıyoruz birşeyleri…

İnmem gereken otobüs durağı karşımda, yoğun bir trafik var ve binmem gereken otobüs durakta… Araçtan insem bile koşarak yetişemeyeceğim. Fazladan bir 30 dakikayı artık ömür bakiyemden kredi olarak çekmeyi planlıyordum. Umutsuzca başımı öne eğip etrafı seyre daldım… ya da sadece denizi… Duraktan biraz geride kapılar açıldı ve indim. Birden karşımda orda olmaması gereken otobüsü görünce heyecana kapılıp koşmaya başladım. Doğru otobüstü, garipsemiş olsam da bindim. Aslında garip olan herşey bundan sonra başlıyordu. Korku filmlerinden birinin içine gömülmüş gibi bir his veriyordu otobüs. Herkesin yüzüne bir korku lekesi sinmiş ve araç hareket etmiyordu. Garipseyen bakışlarla ilerlerken durumu algılamaya çalıştım. Genç ve alımlı bir bayanın haykırışlarıyla durum biraz daha garipleşmeye  başladı zihnimde. “Yasak kelimesinden anlamıyor musun arkadaşım? Lütfen iner misin, paranı ben veririm. Yeter ki bu otobüsten ayrıl.” Korku dolu gözleri ve sesinde titrekliğiyle hissettirdiği çaresizlik vardı. Silahlı bir saldırı şüphesi zihnimi kemirse de fütursuzca devam ettim. Herkes kımıldamamaya and  içmişti sanki. Koridorun sonuna vardığımda bulduğum boş koltuğa oturdum ve izlemeye başladım.

“İnsan hayatını nasıl bu kadar ucuza riske edersiniz?” Bu ne sertlik bu ne hiddet be teyze. Gelmişsin seksenine. Biraz daha sakin ol. Kalbine zarar getireceksin sonra… Bütün mevzu bu yaşlı teyzemden sonra çözülmeye başladı. “O torbayı da alıp iner misiniz beyfendi, bu şekilde otobüse binmeniz kesinen yasaktır.” Şekilden kastı, elektrikli testereydi. Bütün korkuların efeliğini yapmaya gücü yetiyordu. Adamsa tüm korkulara rağmen akbilinden çıkan paranın peşindeydi. Onu almadan inmeyecekti. Yine o ilk ses “Paranı ben vereyim yeter ki git”. Bu çağrıdan sonra dışardan gelen bir yetkili vaziyetin yasak olduğunu belirtip 2 durak sonra ineceğinden bahseden yolcuyu 1.50 TL vererek indirdi ve başının çaresine bakması hükmünü verdi. Bense kahkahalara boğulmuştum. Tebkilerin bir bölümünü üzerime almayı hakedecek kadar da parlamıştım. İnsan hayatı 1.50TL”ye nasıl korkularından sıyrılıyor ancak böyle bir otobüs seyehatinde anlaşılır galiba ve ben buna gülerim.  Neden güldüğümü soran yaşlı teyzemde biliyor artık sebebini. Hayatı paranoyalara bağlayan insanların gözlerindeki gereksiz korkuya gülüyordum. İnsanların korkusuyla alay ediyordum, en azından böyle söylemişti teyzem. Bundan pek emin değilim, her ne kadar bunun etik olmadığını savunsa da. Belki de haklıydı, evine ekmek götürmek için odun keserek geçimini yapan bir insanı,  şahsi korkularından dolayı aşağılayıp, kötüleyip ve 1.50 TL karşılığında otobüsten atmaktı etik olan. Teyzem hayat tecrübesiyle bunu başardı. Peki ya diğerleri? Ben galiba çok fazla toyum ki hala etik olanla olmayanı ayırt edemiyorum.

“Yasak olduğu için inmesini istedim. Hem hiç mi o testereyle burda insanları doğrama ihtimalini düşünmüyorsun. Burası İstanbul kimin ne zaman ne yapacağını bilemezsin. Önlem de mi almayalım?” Bana yöneltilmiş sessiz sözler bunlardı ve bir taraflardan otobüse yayılan “Testere bilmem kaçta vardı bu sahne, issanları doğruyordu adam” cümleleri ve ardından kahkahalar… Korku yerini neşeye bırakmıştı.  Bense cevaplamam gerekn sorunun karşısındaydım. Eğer ki yasak olduğu için o adam indirilmiş olsa cevap veremeyecektim. Ama biliyorumki sadece korkunun esaretinde gelişen düşünceler tüm bunları yaptırmıştı. Peki neydi bu korku? “ÖLÜM”. Bu kadar ucuz muydu ki hayatlar? Asla. Ama o kadar da pahalı değillerdi. Hem zaten gözlerimden okunan isyanın sesli cümlelerinde de  buldukları gibi “değerini bilen zaten ölümde güzellikler bulacaktı”. Üsküdar”a az kalmıştı ve tüm düşüncem yaşama bağlılığımı sorguluyordu. Sonuç : “Yaşamak hayatın kahpeliğini yapmaktan başka bir şey değil. Kahpece yaşamaktansa zalimce ölmek fırsatı, belki de hiç ortada olmamasına rağmen korkulara sebepti.”

Buluşma saatine 2 dakika kala Üsküdar İskele”deydim. Belki yadırgadığım korkular olmasa gecikecektim. Her ne kadar kader bana oynamış olsa da birilerine onarılması güç yaralar sunmuştu…. Düşüncemde büyüyen korkunun filizleri mahçubiyetin yok oluşuyla beni terketti.  Bu terk ile sakin bir iftar dışında güne ait hiçbir şey kalmadı geride.

Categories:   Düşün Dünyası

Comments

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.