Emrah GENÇ

İstanbul…

Yorucu bir günün ardından kendisini bulduğu ilk otobüse attı. Nereye gideceğini bilmeden son durakta inmeye karar verdi. Zaten stresli bir gün geçirmişti ve yorgunluğunu İstanbul sokaklarına çizmeden kendine gelemeyecekti. Yakıcı güneş altında ayakta beklediği otobüste bunalmaya başlamıştı. Hayatın her türlü negatif ruhları karşısındaydı. Sürekli agresif tavırlar ve sözler yükseliyordu bu ruhlardan. Ne kadar istemese de bu dehlizde bir parça da olsa öfke bulmuştu kendisinde. Hafiften pişmanlık serzenişleri kaplıyordu içini. Buna rağmen pişmanlığın üzerine siyah bir örtü gibi nefret geliyor ve haklılığını ona sunuyordu. Beşiktaş”tan ayrılarak bindiği bu otobüs artık Boğaziçi Köprüsü”nden geçiyordu. İşte bunu beklemiyordu. Nereye gittiğini bilmemesi zaten moral bozucuydu ve bu kalabalık canına yetmişti. Her durakta inip inmemek kararsızlığını yaşamaya başladı. Pek bilmediği bir çevreydi Anadolu Yakası. Son durağa kadar bu böyle devam etti. Şanslıydı. Kendisini bulduğu yer Kadıköy”dü. Buraları birkaç defa  gezme fırsatı bulmuştu ama vapur dışında bir araçla ilk defa geliyordu…

Kadıköy sahilinde yalnızlığını kendisine bir demet yaparak yürümeye başladı. Niçin burada olduğunu kendisi de bilmiyordu. Biraz sakinleşmek, kayıp bir ruhu oynamak için başladığı bir yarıştı bu. Herşey fütursuzca gelişmiş ve sonunun ne olacağına dair hiçbir ön fikri yoktu. Denizin sonsuzluğunu izliyor,  denizin gökyüzüyle birlikte aşk yaşadığı o ince çizgide gözlerine su damlaları çiziliyordu ya da çizilmeye çalışıyordu. Geçmişin ruhunda bıraktığı tüm unutulmuş soğuklar şimdi fırtınalara dönüşüyor ve hiç olmadığı kadar sert yıldırımlar bu yüreği yok etme yarışına giriyordu. Kendisini bu kadar kötü hissetmeyi beklemiyordu.Maviye olan aşkı onu sakinleştirirdi. En azından beklentisi buydu ama gerçekleşen tam zıttı. Durum böyle olunca denize dik bir kaya parçasında kollarını açarak haykırmayı seçti. Sesine güç yetiremedi belki ama  içinde gerçekleşen haykırışlar serin bahar rüzgarlarıyla bedenini sarmalamaya ve kendisini kötü hissetmesine neden tüm depresif düşüncelerini silmeye, düşüncelerine umut işlemeye başladı. Stresli geçen sabahın kalabalıkla birleşerek sunduğu tüm baş ağrıları denizin ellerinde son buluyordu. Kalan kırıntıları artık bitirmek gerekir diye düşündü. Cebinden sigarasını çıkardı ve ayakta durduğu yerde uzun bir nefes çekti. Öyle bir çekti ki sanki bugünün tüm yaşanırlığının garantisi bu sigarada saklıydı. Yaşanılabilir gün için bu sigaradan başka bir çare kalmamış ve düşüncelerine saplanan tüm pislikleri denizle birleşen oluklara atmak için başka bir dezenfektan yoktu. Devamında gelen nefeste artık fırtınalar durulmuş, deniz sakinleşmiş ve gün sıcaklığından bir bölümünü kaybetmişti. Şimdi usulca evine dönebilirdi. Sahilden devam ederek iskeleye geçti ve vapurun saatinin gelmesini yorgun gözlerle beklemeye başladı.

Sürgülenmiş tüm kapılar savaş  sirenleriyle birlikte taarruz emri verilmişçesine açılmaya başladı. Yüzlerce insan yer bulamayacaklarmış gibi vapura akın ediyorlardı. Tüm bu manzara onun İstanbul”a olan aşkını iyice kemirmeye başladı. Neydi bu acele? Biraz sakin olsalar burda mı kalacaklardı ki? İstifini bozmadan devam etti. Güvertede yer bulmayı ümit etti ve malesef yine şanssızdı. Ama olsundu, huzurunu bulmuş ve hiçbirşey karşılığında onu bırakmayacaktı. Vapurun korkuluklarına yaslandı ve hemen altındaki denizle birleştiği noktayı izlemeye başladı. Bir ara gözleri o kadar daldı ki hareket emri veren sirenin sesini duymasıyla  ancak kendisine gelebildi. Sağına baktığında beyninden vurulmuş gibiydi. Hayallerini süsleyen ve zihninde yaşattığı görsellikte sarışın bir melek. Usulca kıyıya dalmış ve harekete başlayan vapurun sulara hediye ettiği sesin ve rüzgarın büyüsüyle bu güzelliğe kapılmıştı. Gizliden gizliye onu süzmeye başladı. Her rüzgar katresinde altın sarısı saçlar ona gizemli iksirler sunuyor ve her nefes alışında bu iksirlerin etkisinde ruhunu kaybediyordu. Dalgın gözlerin kendisini farkedememiş olmasına kırgınlığı vardı. Beklentilerin sözlerine engel oluşunu yaşıyordu. Sonunda gizemli gözlerin kendisine yöneldiği farketti ve utanarak yönünü çevirdi. Şimdi gözlerini kapatıp yanındaki güzeli hayaline almaya çalışıyordu. Zihninde bu sarışın kanatlanmış ve beyaz giysilerinin olağandan daha uzun hal alışını görüyordu. Öyle bir giysiydi ki bu güzelliğini gören deniz kuruyabilirdi ve gök yüzü bir daha gündüzü yaşatmayı düşünmeyecekti. Zihnini kemirmeye başlayan beklentiler rüyalarının son bulması yönündeydi. Gözlerini açtı ve yakaladı kendisine yönelmiş bakışları. Bunlar beklediğiydi. Şimdi özgürce gözlerini yönlendirebilirdi. Hemen karşısındaki yeşil-mavi görkeme bakıyordu güzel. Bunu kullanmalıydı. Gözlerini Topkapı Sarayı”na dikti ve aslında kendi sarayını sevdalı bakışlarına çiziyordu. Yüreğinde büyümeye başlayan saltanatın sahibini izliyordu ve farkındaydı sevdanın ismini diline almak zorunda kalacağı anları yaşıyordu. Korkuları ve beklentileri tüm bunlara engel oluyordu.Sürekli kendisine yönelen bakışlarla kontrol edilmeye başladı. Korkuların azalıp beklentilerin artışıydı bu. Her an bir çift söz ile yıkılacak ve artık yeni bir ruha kavuşacak beklentisi içindeydi. Buna rağmen kendisine yönelen her bakışta Topkapı”yı seyirdeydi. Tüm kapılar artık açılmış olsa da zihninin kapalı kapılarının galibiyetiyle tanışma faslnı yaşayamadı. Martıların üzerinde uçtuğunu farketti. Rüyaların bu biçimsiz aşkı çizmesi gerektiğine inandığı için başını gökyüzüne kaldırıp gözlerini kapattı. Kulaklarında bir çift pervane sesi, vapura çarpan dalgaların isyanı, martılardan sinsi aşk şarkıları ve burnuna uzanan o güzel koku… Bu iksir sarışının saçlarından süzülüyordu. Artık kaçınılmaz bir hal almıştı. Bir ara tüm bu lezzetlerden sonra huzurun ismini denize yazsam mı diye düşündü. Denizin sularında bedeniyle “SEVDA” yazacaktı. Sonrasında hafiften bir baygınlık geçirdi. Dizlerinin üzerinde zor durabildi. Sarıldığı korkuluklarda bir çift mercani perde tedirgin gözlerle ona bakıyordu. Kendine geldiğinde artık tanışmışlardı. Gözlerin bu sohbetinde diller yer bulmasa da olurdu. Gizemli bir sevda yaşamak istiyorsa sevdalısının ismini bilmemeliydi. Bu yüzden sahile kadar ismini sormadan konuştu, bir kelime bile söylemeden. Yolculuğun sonuydu bu. İskeleye yanaşmışlardı ve artık ayrılığın suru çalıyordu. Usulca ve sert… Kararsız adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladı. Hemen ardından gelen ayak seslerini hissediyordu. Geriye bakmamalıydı. Hayat onun için geride bıraktıkları olmuştu ve hayatına büyük bir anlam yüklemek için dönmemeliydi.

Eminönü”de kalabalığa karıştı. Peşinden uzunca bir süre ayrılmayan meleğin bakışları arasında yokluğa sürükleniyordu. İçindeki burukluğun farkındaydı ve aşkın da. Ama aşklar acıyla yoğrulmadan sonsuzluğu bulamazdı. Geride bıraktığına yanmalıydı ve kendisine sitemi olmalıydı ki denizde bulduğu peri kızı yüreğinde sonsuz kalsın. Düşüncelerinin kamçıladığı bedeniyle otobüs duraklarına yakın bir yerde karanlığa gömüldü. Peri kızı yalnız kalmıştı ve bu kaçışa anlam vermek istiyordu.

Sarışın güzel, sevdanın karanlığındaydı. Bu kaçış her ne kadar nefret getirmiş olsa da bağlılığa bir zincir oldu. Her iki ruh da acılarla kalplerini parçalayacak diken tohumlarını yüreklerine attılar. Şimdiden yüreklerinden sızan kan kokusunu hissediyorlardı.

__________________

Gözlemlerin ifadesi 27 Haziran 2009 — Bir etkinlik sonrası Beşiktaş”ta sinirli bir gencin otobüsteki duruşuyla Kadıköy”de özgürlüğünü hisseden bayanın tavırları ve son olarak vapurda tanışamayan ama bakışlarını saklayamayan gençler… En son  kayıpsa ben.. Hepsi birleşince  bu yazı ortaya çıktı.

Categories:   Kalemin Raksı

Comments

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.